Türk'ün Kornayla İmtihanı

Posted by Gokay Meric , under , | 0 yorum
 Geçen yağmurlarda şirketin bana verdiği arabanın kornası bozuldu. güçlü yağmurlardan sonra bu olabilen normal bir durum olduğu için önceleri önemsemedim,  kornayla girdiğim diyaloglara sekte vurulmuştu sadece. Bir iki günde geçer dedim. Ama işim gereği bütün gün araba tepesinde olduğum için önceleri kornayla yaptığım tüm iletişimi uzunlara bıraktım. gündüzleri kesinlikle işe yaramayan bu tek taraflı iletişim sonraki günlerde hala düzelmeyen kornamla bir sinir harbi haline geldi. özellikle de çok sevgili büyükşehir belediyemizin yazın verdiği hizmetleri görmediğimizi zannedip tüm muhteşem hizmetlerini   -sevgili oy sahipleri görsün diye- eylül ekim kasım aylarında vermeye başlamasıyla izmiri köstebek yuvasına döndürdüğü bir zamanda alsancak sokaklarında kornasız bir arabayla gezinmek hayatımda çok ciddi şeyler öğretti bana.

Önünüze şuursuzca atlayan yayalardan, "buralar eskiden bostandı, hemi de babamındı" edasıyla en işlek caddelerde yaşlı forsunu kullanan teyzeyle amcalardan, koskoca kamyonu boşaltıp "aabi valla iki dakkada bitiyo işimiz" diyebilen yüzsüz manavlara kadar hepsini teek teek bekledim. Kornama bir kere bile basmadan, müziğimin sesini açtım ve kendimi akışına bıraktım:)

Kornasız hayata başladım çok mutluyum. Yoga moga hikaye, bi kornayı bırakın bi sigarayı hayatınız uzasın..

Incir Reçeli Güzel Filan Değildir!


Merhaba,
Yine bir boş iş ile karşı karşıyayız. Geçen hafta arabamın rutin bakımlarından birini yaptırmak üzere İzmir Bayraklı'daydım ki, bir de ne göreyim, tabi ki, bir İzmir klasiği, günde binlerce arabanın geçtigi işlek yola 180 derece sırtını dönmüş bir afiş! Tam bana göre, hemen gidip ne olduğunu öğrenmeliyim diye düşündüm ve İzmir Makina Muhendisleri Odasi'nin şahane ama asla duyurulmayan bir etkinliğini öğrenmiş bulundum. Havalar sıcak oldukça akşamları terasta açık hava sineması yapıyorlarmış, hem de ücretsiz! Geçen hafta da şansımıza İncir Reçeli isimli 2010 yapımı, Aytaç Ağırlar'in yazdığı ve yönettiği Türk filmi vardi. Hem isminden dolayı, hem de çevremdeki bazı insanlarin "çooook güsseelll, çok ağladık yaaa" demelerinden olucak, bende bir heyecan oluştu ve hemen plan program yaptım.
Film vakitlice başladı ve tabi ki İstanbul'un metropol erkeği ile baş başa kaldık. Başrol erkek oyuncumuz Metin isminde, senaryo yazmaya çalışan ama bunları bir türlü paraya çeviremeyen (çünkü her zaman ve her zaman türk sinemasinda sanat hak ettiği değeri göremez, biliyorsunuz) bu sebeple de bazı TV kanallarına skeçler yazan bir naif, hafif geckin adamdır. Olmazsa olmaz, her zaman gittiği bir bar vardır ve tabi ki filmin daha ilk 5 dakikasinda o barda bir genç kızımız eve gidemiycek kadar sarhoştur ve babacan Metin onu evine davet eder. Olaylar gelişir, vs.. Hayatına hiç kimseyi almamayı bir erdem edinmiş metropol erkeği Metin (Bkz. Issız Adam), başlarda hiç hoşlanmasa da, bu, incir recelini manasizca cok seven Duygu isimli kıza gitgide bağlanır. Duygu da sorgusuz sualsiz adamin evine çökmüştür, işte kendince Metin'in hayatına gerek post-it'lerle olsun, gerek akvaryum gibi bir takım evde unutulmuş seyleri temizleyip hayata geçirmesiyle olsun, renk katmaktadır. Ve dınınınn! Nerdeyse Amelie'nin film müziğinin birebir aynısının çalmasıyla kafamda minik bir ampul yandi, yoksa? Evet kızın saç kesimi de benziyordu, müzik de aynıydı ve ana fikir de aynıydı, olamaz, bir Amelie taklidiyle daha karşı karşıyaydık. Bu arada uzatmamak adına, kızın son derece sinir bozucu ve şirinlikten uzak çocuksu ses tonundan ve arada gecen, nerdeyse her yeni dönem Türk filminde sayısız kez dinlediğimiz, "hayata bi de cevir bu tarafından bak" temalı, içtenlikten yoksun diyaloglardan çok bahsetmiyorum. Efendime söyliyim, ben böyle mala bağlamış, acaba ne zaman bahçe cücesi çıkıcak diye beklerken, Duygu'nun amansız bir hastalığı (Aids) olduğunu ve afişe olmamak adına tedaviyi reddettiğini öğreniyoruz. Henüz birkaç aydır tanıdığı bir kadınla hiç seks yapmamak pahasına da olsa birlikte olmayı seçen kahraman Metin (alt metinlere bak; "sekssiz ilişki en erdemli olanıdır") ve Duygu'nun otobüs durağının camının arkasından öpüşüyormuş gibi yapmasıyla beraber bir ampul daha yandı kafamda: Pushing Daisies!! Nerdeyse aynı sahne var denebilir. Ayrıca, erkek arkadaşımla beraber saptadığımız bir başka saçma sahne de, Duygu ve Metin' in, evlerinin salonunda, yerler silme ufacık mumlarla kaplıyken ve tüm bu mumlar yanarken, tam ortada çırılçıplak oturup sadece birbirlerine dokunduğu bir sahneydi. Yönetmen arkadaşımıza sesleniyorum; hadi bi hoşluk olsun diyip çekmişsiniz bu sahneyi, hiç mi düşünmediniz, bu sahnenin öncesinde neler yaşandığını? O mumları kim yaktı? Sonra efendime söyliyim, çırılçıplak sizi kim soydu da oraya koydu? Yani, sırf her türlü klişeyi barındırıp insanlara wow dedirtmek isteği bir yönetmene bunları yaptırmamalı.
Bu esnada, metropol erkeği Metin'in yine de özündeki Türk'e yenilmesi ve tabi ki bir Türk filmi klasiği olarak asla konuşulmadığı için anlaşılamamış bir kıskançlık hadisesiyle beraber çiftimiz biraz kopar. Metin kafayı yer, ergen çocuklar gibi gitar elinde şarkı söyler. Yani allahaşkına, modern zamanin erkeği neden hep manasızca ergen ve bohem olarak yansıtılıyor? Çok mu öykünüyoruz böyle adamlara? Veya gerçekten beğendiğimiz işler yapan, karakterli, oturaklı beyefendiler böyle midirler gercek hayatta acaba?
Her neyse, sonuçta, Duygu'yu ölümsüzleştirmek için, İncir Reçeli adlı bir senaryo yazan Metin'in senaryosu filme dönüşür filan. Sakın yanlış anlaşılmasın, ben de incir reçelini çok severim ama bu film gerçekten tam anlamıyla bir fiyasko. Her sevilen dizi ve filmi, biraz alıntı yaparak, biraz taklit ederek önümüze koyan İncir Reçeli, aslında totalde bakıldığında da Love Story'nin başka bir versiyonu sadece. Üstelik de, duygu sömürüsü yaparak, benim acılı halkımı ağlatmayı zor zanneden ve ağlatınca sanki çok iyi bir film ortaya çıktığına güvenen filmler gerçekten sadece bir sabun köpüğü olarak raflarımızda yerini alıyor. Yalnızca, hakkını vererek Sezai Paracıkoğlu'nun iyi bir oyunculuk sergilediğini sanırım söyleyebiliriz.
Sonuç olarak, gönül isterdi ki, Türk sineması artık takliti bıraksın ve ağlatıcağı yerde saçmalığına kahkahalarla güldüren bu filmlere saatlerimiz gitmesin. Onun için iç rahatlığıyla söylüyorum ki İncir Reçeli güzel filan değildir.

Yalancının mumu..

Posted by Gokay Meric , under , | 0 yorum

Tim Roth'un harika bir resmi

 Yeni bi takıntımızdan bahsetmek istiyorum. Amerikan televizyonlarında şu an revaçta olan dizilerden biri bu. Adı Lie To Me. Dizinin kahramanları bi yalan uzmanıyla bi de haliyle bi yalancı. Tabii bu en baside indirgenmiş hali.


 Dizimizin kahramanı Rezervuar Köpeklerinin Mr.Orange'ı, ya da The Incredible Hulk'un kötü devi Tim Roth. Tabii Tim Burton şaheseri Planet of The Apes'teki komutan Thade'i de unutmamak lazım.

Diğer oyuncular çok tanınmış değil. Zaten Dizinin lokomotifi de yer yer çok itici olabilen ama kendi adıma beni diziye daha da bağlayan Dr. Cal Lightman yani Tim Roth.



                     Şimdi gelelim SPOILER faslına:)
 Kahramanımız şu ara çok moda anti-hero özelliklerle donatılmış eski bi MI-5 ajanı. Hayatının önceki evresinde hırsızlık uyuşturucu dolandırıcılık gibi marifetler var. Annesinin tüm psikologları sağlıklı olduğunua inandırıp akıl hastanesinden taburcu olmasının ertesi günü intihar etmesi onun için bi dönüm noktası olmuş ve kendini micro-expressions yani yüzümüzdeki kaslarımızın duygularımıza karşı verdiği tepkileri incelemeye adamış. Haliyle de bu hırsla bu konuda ciddi bir otorite olmuş. FBI la ve yerel polisle danışmanlık anlaşması var ve neredeyse dokunulmaz. Her yere istediği gibi girip herkesin sinirini bozmak konusunda da bu gücü  ziyadesiyle kullanmakta. 
 Diğer karakterlerden biri Dr. Gillian Foster. Eski Pentagon psikologu ve Cal Lightman'la burada görev yaptığı zamanlarda danışmanlık verirken tanışıp sonrasında ortak olarak The Lightman Group adlı şirketi kurmuşlar. Her ne kadar dizi bize birebir vermese de aralarındaki çekim gözden kaçmıyor. Bu arada Dr. eski karısıyla da kaçamaklar yapmaktan kendini alıkoyamıyor.Eski karısı demişken, dizini birçok bölümünde gördüğümüz, dizinin geçtiği Washington D.C. de rağbet gören ünlü bir savunma avukatı. İşi her düştüğünde Dr.a gelmekten sakınmıyor ve bir çok davayı onun hırsı sayesinde çözüyor. Ofisteki iki çaylağıda unutmamak lazım. Biri Dr.un "natural" dediği, kendisinin çözmek için 20 yılını harcadığı konuda doğuştan bir yeteneğe sahip olan Ria Torres, diğeri de epeydir yanında çalışan ama hala bir satjyermiş gibi davrandığı Eli Loker.
 Dizide sevdiği kadının onunla parası için mi beraber olduğunu öğrenmek isteyen paranoyak sevgiliden, masum olduğunu kanıtlamaya çaılşan komplo kurbanı politikacılara ya da hafıza kaybı yaşayan Amerikan askerlerine kadar bir çok hikaye var ve kurguları da çok özenli. Özellikle de yalan söylediğini kanıtladığı birinin yüz ifadesinin, ünlü kişilerin yüzleriyle eşlediği sahneler harika. Tabi bunlar arasında Amerikan Başkanları en popüler göndermeler olarak ilk sırada, sonra O.J. Simpson ve diğer medyatik yalancılar geliyor. Böyle bi dizi bu göndermelerle Türkiyede çekilse RTÜK kaç telefon alır, Başbakan ve kabinesi kaç dava açardı. Merak ettim.....