Pürüzsüz Ciltler Sağlıklı Psikolojiler

Hepimiz, özellikle de biz bayanlar, günlük hayatımızda kendimizi güzel hissetmek için sonsuz çaba sarf ediyoruz. Saç boyalarımız olsun, mini mini kutularda göz kremlerimiz olsun, o yüz maskesi, bu selülit sabunu derken aslında bizi tatmin eden ve cildimize iyi gelen formüller çok azınlıkta.
Ben kendi hikayemi anlatacak olursam, küçüklüğümden beri malesef hep sorunlu bir cildim oldu. Bunun haricindeki fiziksel özelliklerim yüzümü kara çıkartmayacak düzeyde de olsa, cilt çok zor iş.  Ne kadar uzun boylu, efendime söyleyeyim ince belli filan olsanız da, bir insanla iletişime geçtiğinizde ilk yüzünüzle bir etki bırakıyorsunuz ve istediğiniz kadar makyaj yapın, o pürüzlü cilt insanın özgüvenini birden yerlerde süründürebiliyor. Efendim, işte önemli olan iç güzelliğidir, yok ama senin havan ayrı gibi bir takım cümleler bana biraz asılsız bir teselliyi anımsatıyor. Önünde sonunda insanız, fiziksel varlıklarız, biriyle tanıştığımızda, bırakın tanışmayı uzaktan görüp beğendiğimizde fikirlerimiz neredeyse %95 fiziksel özelliklere dayanıyor. Bunun günlük hayatımıza etkisini bana kalırsa tartışmaya bile gerek yok, her şey ortada, bu kozmetik sektörü, bu kuaförler yoksa nasıl ayakta kalırdı?


İnsan güzel güzel uyanıyor, duşunu alıyor, saçını düzeltiyor, onca para harcayıp düzdüğü gardroptan  özene bezene giyiniyor, acı dolu saatleri göze alıp ince topukluları ayağına geçiriyor fakat en son sıra aynaya bakıp da makyaj yapmaya gelince ipler kopuveriyor. Gelsin kapatıcılar, gitsin pudralar, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama onlar da bir yere kadar. 
Ergenlik çağı sivilcelerimin, sen küçüksün, büyüyünce bir şey kalmaz sözlerinin aksine, üniversite çağımda bile hiçbir değişiklik olmadan devam etmesi üzerine, annemle beraber dermatologların kapılarını bir bir aşındırmaya başladık. Kimseyi aşağılamak istemem ve zaten doktorluktan da bir şey anlamam fakat bu dermatolog ne işe yarar ben anlayabilmiş değilim. Her gittiğimde, suratıma şöyle bir uzaktan bakıp, en yeni çıkan sivilce kremi ve yüz yıkama seti hangisiyse onu tavsiye edip parasını alıp hayatına devam ediyor dermatologlar. Madem böyle yapacaktınız 6 sene okumaya ne gerek vardı, bir Body Shop açsaydınız bu iş biterdi.


Her neyse, dışarıdan yüzüme sürülen hiçbir ilaç bana etki etmediği gibi, kremi bir gün sürmesem hemen sivilcelerim çoğalmaya başlıyordu. Bu işin böyle olmayacağına karar veren annem, Roaccutane isimli bir ilaç kullanmam gerektiğini söyledi ve böylece 5 ay boyunca ben ağırlaştırılmış dozlarda A vitamini içeren bu ilacı alıp kimbilir karaciğerime ne eziyetler çektirdim. Gel gelelim, ilaç işe yaradı, cildimin aşırı kuruması ve pul pul dökülmesi gibi yan etkilerinin yanında, saçlarınız da asla yağlanmıyor, yani avantajları da var. Cildim harika olmuştu ve eğer kendi kilonuza göre belirlenen dozu, belirlenen sürede doktor kontrolünde kullanırsanız bir daha sivilce çıkarmamanız gerekiyor.
Ben 1 sene kadar mutlu mutlu dolaştıktan sonra, sivilcelerim tek tek artmaya ve bana yeniden psikolojik baskılar yapmaya başladılar. Sadece ben değil, bu ilacı kullanmış tanıdığım ne kadar bayan varsa hepsi tekrar sivilce çıkardılar, yalnız gariptir erkekler çıkarmadı. Bu sefer, ben artık 24 yaşındaydım ve sivilcelerim eskisine oranla çok daha sinsiydiler. Özellikle yanaklarımın kenarlarında ve çenemde içten içe oluştuklarını hissediyordum, cildim pütür pütürdü ve kimse bana bir çözüm önermiyordu. Üstelik, cilt yapım da çok yağlı kimliğinden, karmaya geçmişti. Beterin beteri vardır derler ya, işte öyle bir şey.
Bu arada cildim, her zamankinden çok daha hassas hissetiriyordu ve bir ürünü 1 haftadan fazla kullandığım takdirde bana zarar veriyordu. Sürekli kendisini şaşırtmam gereken bir ciltle ve kimbilir ne kadar derinden gelen türlü psikolojik karmaşalarla, allerji haplarından tutun da, ozon yağlarına kadar her şeyi denedim. Cilt bakımlarına gittim, kimse ne yapılması gerektiğini bilemedi, bir anlam veremedi, her markanın ve ilacın yüz bakım setini kullandım bana mısın demedi.
Ben de, o kapatıcı senin, bu pudra benim hayatıma devam ederken, sevgili arkadaşlarım ve sevgilimle Kenya'ya gideceğimiz tuttu. Bu turda, sıtma tehlikesine karşılık Tetradox isimli bir antibiyotiği 5 hafta boyunca her gün çok küçük dozlarda kullanmak gerekiyordu ve 1 haftanın sonunda bilin bakalım ne oldu: Sivilcelerim ve pütürler gitti, tertemiz bir cilt geldi. Ben yine mutlu mesut yaşarken ilacı bırakmamla beraber tabii ki bilinen rutinime geri döndüm ve bu hayatta cilde dair hiçbir şeyin kalıcı olmadığına karar verdim.
Gel gelelim, bütün bunların üzerine, denediğim ve iyi sonuç veren yeni bir çözümle karşı karşıyayım. Şirince'de gezerken etraftan duymaya başladığım, sarı kantaron yağı denilen ürünü yapıp satan bir amcanın dükkanına denk geldim. 1 litre gibi bir miktarı 10 TL'ye mal ettim ve araştırmalarıma başladım. Sarı kantaron yağı aslında hepimizin yakından tanıdığı John's Wort otundan başka bir şey değil. Evet bizi  bu sakinleştiren, biraz dertlerimizden uzaklaştıran otun hapları, çayları filan var. Bu otu bildiğimiz zeytinyağında bekletince karşımıza bu koyu kırmızı renkli yağ ortaya çıkıyor. 

         
İnsanlar internette türlü formüller yazmışlardı fakat ben artık hiçbir efora inanmadığım için, yüzümü her zamanki gibi Imex sabunumla yıkadım ve pamuğa döktüğüm gibi yüzüme bu yağı ince bir tabaka halinde sürüp yattım. 3 gün sonra cildimin düzelmeye başlamasına inanamadım ve hala da inanamıyorum. Sabahları uyandığımda da yüzümü yine Imex sabun ile yıkıyorum ve güneş koruyucumu sürüyorum. Bu rutini her gun tekrarlıyorum ve bir iki pütür hariç cildim pürüzsüz! En azından her gün bir hap alıp, bir kimyasal krem sürüp vücudumun dengesiyle oynamıyorum ve sadece bu yağı losyon yerine kullanıyorum. Oh valla, bir elimde sarı kantaronum bir elimde ayna, umurumda mı dünya =).






i "like" it

Posted by Unknown , under , , , , , , , | 0 yorum


 Sosyal medya, özellikle de Facebook, hayatımızı değiştirdi. Öyle ki Facebook hesabı olmayanlara hayret etmeye başladık. Herkesin yaşam şeklini, ticaretin kurallarını, reklamcılığı değiştirdi. Dünya eski haline döndürülemez bir hale geldi. Yeni çağ internet çağı.  Artık sanal mecrada ayağı olmayan reklam kampanyaları işletmeler tarafından rağbet görmüyor ya da facebook sayfası olmayan işletmeler, özellikle de genç nesil tarafından yok sayılıyor. İnternet evlere ilk girdiği zaman, nasıl bu yeni teknolojiyi kendine uydurup, internet adresini browser yerine ısrarla, Google'a yazan abiler, ablalar varsa; yeni nesil de bi işletmeyle başı sıkıştığı zaman illa ki Facebook sayfasını kullanıyor. Genel gidişat "sanal" dediğimiz dünyayı giderek daha da gerçek yapmaya başladı. Müşteri hizmetlerini arayıp 15 dk hatta bekleyip, bir de üstüne problemini çözemiyorsun -tecrübeyle sabittir- fakat Avea müşteri hizmetlerinin 20 küsur dakikada çözemediği problemi Avea Twitter hesabından 2 dakikada çözülebiliyor.





 E tabi bir de Google var tabii. En başlarda doodle'ları olsun, 1 Nisan'larda yaptığı şakalar olsun şahsımda oluşturduğu kanı, böyle evden biri, evcil hayvanım gibi sıkılası, sıkıştırılası şirin bir mahlukattı. Ne zaman ki, ben senin herşeyine ulaşırım, herhangi bir google hizmetini kullandığında bilgisayarındaki ya da telefonundaki tüm bilgilere erişme hakkım var, yok efendim bulut teknolojisi, en son yaptığın aramaya göre reklamı çakarım dedi, nazarımda sports almanac'ı ele geçirip dünyayı ele geçiren Back to the Future karakteri Biff'e dönüştü. Her ne kadar hala tüm hizmetlerini tam gaz kullansam ve yaptığı yeniliklerle ve teknolojileriyle ağzımı hergün bir karış açık bıraksa da artık o şirin dede yok.






Aslında bu yazıyı yazmaya başlamamın sebebi, bugün duvarımda neredeyse 1 km boyunca akan "ben bu resimleri sana yüklüyorum ama daha önce verdiğim izinleri hiçe sayarak blah blah blah " yazılarıydı. Bir anda herkes aynı iletiyi paylaşmış ve bu neredeyse toplumsal bir histeriye dönüşmüş durumda. Bazıları Facebook'u Noel Baba yerine koyup, "Sevgili Facebook" diye başlamış iletilerine bazıları da, canım Facebook'um al tepe tepe kullan şeklinde izin vermiş bu olan bitene. Bundan 5-6 sene önce hayatımızda yokken bu FB ne yapıyorduk acaba. Buna ben de dahilim. Neredeyse bir organımız gibi. Tek böbrekle yaşayabiliyoruz ama tek sosyal medya aracıyla asla. 

 Sevgiyle ve bol "like" la kalın.

Ağzını öpeyim IKEA... (Beylere hepsi güzel :)

Posted by Unknown , under , , | 0 yorum
Hani bi laf vardır
-Agzını öpiyim    diye.

Tam aradığım kelime bu. Ağzını öpiyim IKEA :) Bana en yakını Forum Bornova'da; gidip orda yapıcam bunu.

Her izlediğimde kahkahalarla gülüyorum. Neye mi? İçinde bulunduğum bu durumu, hissiyatımı, kaybolmuşluğumu bu kadar güzel anlattığı için IKEA'nın yeni reklam filmine.

Konuyu size örneklerle anlatmak isterim:
Mekan: Mango Alsancak
Kişiler: Gökay ve Tuğçe

Tuğçe sahneye girer elinde aynı model elbisenin kırmızısı, sarısı, pembesi, açık pembesi ve daha da açık pembesi vardır. Sırayla hepsini giyer ve gene sırayla sorar: Bu nasıl? Peki bu? .............
Bu sırada bedenen orada olan Gökay, güzel aşkım, bu da güzel, ooooo en güzeli bu şeklinde mırıldanırken aslında neden bahsettiği konusunda en ufak bir fikri yoktur. Aklındaki tek şey bir an önce bir yere oturup dinlenmek ya da bir kahve içmek vardır. Dimağında yankılanan sesler giderek uzaklaşmaktadır, kaybolmuşluğunda yalnızdır ve ona kimse yardım edememektedir.

İşte erkeklerin hayattaki en büyük dramı. Allah yardımcımız olsun.

Konuya dönelim;


Reklamlara karşı neden olduğunu bilmediğim bi sevgim var kötü reklam yapıldığında, markadan soğuyorum, ama bu reklam zaten sevdiğim; yaratıcı ve durumlara çözümsel yaklaşmasıyla nam salmış IKEA'ya sevgimi bir daha pekiştirdi. Şimdi videoyu izleyin ve erkeklerin Mango'da, Stradivarius'da efendim ne biliyim en basitinden bi Bospa(bostanlı pazarı) 'da ne hissettiğini tam olarak anlayın. Buyrunuz :)

 
 Kaybolmuş bir erkek profili 



P.S: IKEA'nın nezdinde yaratıcı ekibi kutlarım.

! Nisan geliyor. Korkun Google'dan:)

Posted by Unknown , under , , , , , | 0 yorum
  ! Nisan geliyor. Küçüklüğümüzden beri basit ve manasız şakalarla geçirdiğimiz bu güne birkaç senedir Google yeni bir soluk getirdi. Samimi şirket havasıyla kullanıcılarına yanaşma stratejisi dahilinde ki doodle'lar da bunun bir yan ürünüdür, Google'ın ! Nisan şakaları da artık geleneksel oldu. aşağıda birkaç şakanın linkini ve videosunu bulabilirsiniz. ama hangisini yediğimi söylemem. Ha ha ha:)

  Bu videoda Google UK, Google Translate servisinin birçok hayvanın sesini İngilizceye çevirebilen bir uygulamasının tanıtım viddeosunu yayınlamıştı. Üstelik bu uygulamayı Android Market'e de koymuştu. "Translate for Animals" adlı bu uygulamayı hala indirebilirsiniz.


    Çiftlik sahibi amcamın ürünü anlatan Google yetkilisine manalı bakışları ve sonrasında tavuklarla girdiği amansız iletişim çabasına dikkatizi çekmek isterim.
 
    Burda ise  ironik olarak interneti kanalizasyona bağlayarak optik hızda veri alışverişi yapılabileceğini söylediği başka bir dahiyane Google hizmetinin ciddiyetle hazırlanmış ürün sayfası var. Acaba TurkcellSuperonline'a bir gönderme sayabilir miyiz bunu? Hizmeti satana kadar herşey harika sonrası Allah kerim...
Linkteki GFlush™ markasına dikkat:)  
   
  
  Bir başka şakada da -ki ben bunu yapılacak hareketlerin saçmalığını görene kadar yedim:)- firma yöneticisinin gayet ciddi bir şekilde Gmail Motion hizmetini anlatmaya başladığı tanıtım videosunda, klavye ve mouse yerine web kamerası karşısında yapılacak hareketlerle bilgisayara verilen komutların algılandığı bir sistemden bahsediyor. 


     Bu hareketleri "kalk o sandalyeden ve hareket etmeye başla" mottosuyla daha da inanılır kılan Google,
               docs için de şöyle bir çözüm öneriyor. 

 Bu şakalar daha saymakla bitmez, fakat bunlar şimdilik şaka. Google'ın Gmail ürününün lansmanını da bir 1 Nisan günü yaptığını ve herkesin bu büyüklükte free mail alanını bir şakadan ibaret olduğunu düşünüp inanmadığını da eklemek isterim. 
 Sevgiyle, bol şakayla ve kahkahayla kalın.

Türk'ün Kornayla İmtihanı

Posted by Unknown , under , | 0 yorum
 Geçen yağmurlarda şirketin bana verdiği arabanın kornası bozuldu. güçlü yağmurlardan sonra bu olabilen normal bir durum olduğu için önceleri önemsemedim,  kornayla girdiğim diyaloglara sekte vurulmuştu sadece. Bir iki günde geçer dedim. Ama işim gereği bütün gün araba tepesinde olduğum için önceleri kornayla yaptığım tüm iletişimi uzunlara bıraktım. gündüzleri kesinlikle işe yaramayan bu tek taraflı iletişim sonraki günlerde hala düzelmeyen kornamla bir sinir harbi haline geldi. özellikle de çok sevgili büyükşehir belediyemizin yazın verdiği hizmetleri görmediğimizi zannedip tüm muhteşem hizmetlerini   -sevgili oy sahipleri görsün diye- eylül ekim kasım aylarında vermeye başlamasıyla izmiri köstebek yuvasına döndürdüğü bir zamanda alsancak sokaklarında kornasız bir arabayla gezinmek hayatımda çok ciddi şeyler öğretti bana.

Önünüze şuursuzca atlayan yayalardan, "buralar eskiden bostandı, hemi de babamındı" edasıyla en işlek caddelerde yaşlı forsunu kullanan teyzeyle amcalardan, koskoca kamyonu boşaltıp "aabi valla iki dakkada bitiyo işimiz" diyebilen yüzsüz manavlara kadar hepsini teek teek bekledim. Kornama bir kere bile basmadan, müziğimin sesini açtım ve kendimi akışına bıraktım:)

Kornasız hayata başladım çok mutluyum. Yoga moga hikaye, bi kornayı bırakın bi sigarayı hayatınız uzasın..

Incir Reçeli Güzel Filan Değildir!


Merhaba,
Yine bir boş iş ile karşı karşıyayız. Geçen hafta arabamın rutin bakımlarından birini yaptırmak üzere İzmir Bayraklı'daydım ki, bir de ne göreyim, tabi ki, bir İzmir klasiği, günde binlerce arabanın geçtigi işlek yola 180 derece sırtını dönmüş bir afiş! Tam bana göre, hemen gidip ne olduğunu öğrenmeliyim diye düşündüm ve İzmir Makina Muhendisleri Odasi'nin şahane ama asla duyurulmayan bir etkinliğini öğrenmiş bulundum. Havalar sıcak oldukça akşamları terasta açık hava sineması yapıyorlarmış, hem de ücretsiz! Geçen hafta da şansımıza İncir Reçeli isimli 2010 yapımı, Aytaç Ağırlar'in yazdığı ve yönettiği Türk filmi vardi. Hem isminden dolayı, hem de çevremdeki bazı insanlarin "çooook güsseelll, çok ağladık yaaa" demelerinden olucak, bende bir heyecan oluştu ve hemen plan program yaptım.
Film vakitlice başladı ve tabi ki İstanbul'un metropol erkeği ile baş başa kaldık. Başrol erkek oyuncumuz Metin isminde, senaryo yazmaya çalışan ama bunları bir türlü paraya çeviremeyen (çünkü her zaman ve her zaman türk sinemasinda sanat hak ettiği değeri göremez, biliyorsunuz) bu sebeple de bazı TV kanallarına skeçler yazan bir naif, hafif geckin adamdır. Olmazsa olmaz, her zaman gittiği bir bar vardır ve tabi ki filmin daha ilk 5 dakikasinda o barda bir genç kızımız eve gidemiycek kadar sarhoştur ve babacan Metin onu evine davet eder. Olaylar gelişir, vs.. Hayatına hiç kimseyi almamayı bir erdem edinmiş metropol erkeği Metin (Bkz. Issız Adam), başlarda hiç hoşlanmasa da, bu, incir recelini manasizca cok seven Duygu isimli kıza gitgide bağlanır. Duygu da sorgusuz sualsiz adamin evine çökmüştür, işte kendince Metin'in hayatına gerek post-it'lerle olsun, gerek akvaryum gibi bir takım evde unutulmuş seyleri temizleyip hayata geçirmesiyle olsun, renk katmaktadır. Ve dınınınn! Nerdeyse Amelie'nin film müziğinin birebir aynısının çalmasıyla kafamda minik bir ampul yandi, yoksa? Evet kızın saç kesimi de benziyordu, müzik de aynıydı ve ana fikir de aynıydı, olamaz, bir Amelie taklidiyle daha karşı karşıyaydık. Bu arada uzatmamak adına, kızın son derece sinir bozucu ve şirinlikten uzak çocuksu ses tonundan ve arada gecen, nerdeyse her yeni dönem Türk filminde sayısız kez dinlediğimiz, "hayata bi de cevir bu tarafından bak" temalı, içtenlikten yoksun diyaloglardan çok bahsetmiyorum. Efendime söyliyim, ben böyle mala bağlamış, acaba ne zaman bahçe cücesi çıkıcak diye beklerken, Duygu'nun amansız bir hastalığı (Aids) olduğunu ve afişe olmamak adına tedaviyi reddettiğini öğreniyoruz. Henüz birkaç aydır tanıdığı bir kadınla hiç seks yapmamak pahasına da olsa birlikte olmayı seçen kahraman Metin (alt metinlere bak; "sekssiz ilişki en erdemli olanıdır") ve Duygu'nun otobüs durağının camının arkasından öpüşüyormuş gibi yapmasıyla beraber bir ampul daha yandı kafamda: Pushing Daisies!! Nerdeyse aynı sahne var denebilir. Ayrıca, erkek arkadaşımla beraber saptadığımız bir başka saçma sahne de, Duygu ve Metin' in, evlerinin salonunda, yerler silme ufacık mumlarla kaplıyken ve tüm bu mumlar yanarken, tam ortada çırılçıplak oturup sadece birbirlerine dokunduğu bir sahneydi. Yönetmen arkadaşımıza sesleniyorum; hadi bi hoşluk olsun diyip çekmişsiniz bu sahneyi, hiç mi düşünmediniz, bu sahnenin öncesinde neler yaşandığını? O mumları kim yaktı? Sonra efendime söyliyim, çırılçıplak sizi kim soydu da oraya koydu? Yani, sırf her türlü klişeyi barındırıp insanlara wow dedirtmek isteği bir yönetmene bunları yaptırmamalı.
Bu esnada, metropol erkeği Metin'in yine de özündeki Türk'e yenilmesi ve tabi ki bir Türk filmi klasiği olarak asla konuşulmadığı için anlaşılamamış bir kıskançlık hadisesiyle beraber çiftimiz biraz kopar. Metin kafayı yer, ergen çocuklar gibi gitar elinde şarkı söyler. Yani allahaşkına, modern zamanin erkeği neden hep manasızca ergen ve bohem olarak yansıtılıyor? Çok mu öykünüyoruz böyle adamlara? Veya gerçekten beğendiğimiz işler yapan, karakterli, oturaklı beyefendiler böyle midirler gercek hayatta acaba?
Her neyse, sonuçta, Duygu'yu ölümsüzleştirmek için, İncir Reçeli adlı bir senaryo yazan Metin'in senaryosu filme dönüşür filan. Sakın yanlış anlaşılmasın, ben de incir reçelini çok severim ama bu film gerçekten tam anlamıyla bir fiyasko. Her sevilen dizi ve filmi, biraz alıntı yaparak, biraz taklit ederek önümüze koyan İncir Reçeli, aslında totalde bakıldığında da Love Story'nin başka bir versiyonu sadece. Üstelik de, duygu sömürüsü yaparak, benim acılı halkımı ağlatmayı zor zanneden ve ağlatınca sanki çok iyi bir film ortaya çıktığına güvenen filmler gerçekten sadece bir sabun köpüğü olarak raflarımızda yerini alıyor. Yalnızca, hakkını vererek Sezai Paracıkoğlu'nun iyi bir oyunculuk sergilediğini sanırım söyleyebiliriz.
Sonuç olarak, gönül isterdi ki, Türk sineması artık takliti bıraksın ve ağlatıcağı yerde saçmalığına kahkahalarla güldüren bu filmlere saatlerimiz gitmesin. Onun için iç rahatlığıyla söylüyorum ki İncir Reçeli güzel filan değildir.

Yalancının mumu..

Posted by Unknown , under , | 0 yorum

Tim Roth'un harika bir resmi

 Yeni bi takıntımızdan bahsetmek istiyorum. Amerikan televizyonlarında şu an revaçta olan dizilerden biri bu. Adı Lie To Me. Dizinin kahramanları bi yalan uzmanıyla bi de haliyle bi yalancı. Tabii bu en baside indirgenmiş hali.


 Dizimizin kahramanı Rezervuar Köpeklerinin Mr.Orange'ı, ya da The Incredible Hulk'un kötü devi Tim Roth. Tabii Tim Burton şaheseri Planet of The Apes'teki komutan Thade'i de unutmamak lazım.

Diğer oyuncular çok tanınmış değil. Zaten Dizinin lokomotifi de yer yer çok itici olabilen ama kendi adıma beni diziye daha da bağlayan Dr. Cal Lightman yani Tim Roth.



                     Şimdi gelelim SPOILER faslına:)
 Kahramanımız şu ara çok moda anti-hero özelliklerle donatılmış eski bi MI-5 ajanı. Hayatının önceki evresinde hırsızlık uyuşturucu dolandırıcılık gibi marifetler var. Annesinin tüm psikologları sağlıklı olduğunua inandırıp akıl hastanesinden taburcu olmasının ertesi günü intihar etmesi onun için bi dönüm noktası olmuş ve kendini micro-expressions yani yüzümüzdeki kaslarımızın duygularımıza karşı verdiği tepkileri incelemeye adamış. Haliyle de bu hırsla bu konuda ciddi bir otorite olmuş. FBI la ve yerel polisle danışmanlık anlaşması var ve neredeyse dokunulmaz. Her yere istediği gibi girip herkesin sinirini bozmak konusunda da bu gücü  ziyadesiyle kullanmakta. 
 Diğer karakterlerden biri Dr. Gillian Foster. Eski Pentagon psikologu ve Cal Lightman'la burada görev yaptığı zamanlarda danışmanlık verirken tanışıp sonrasında ortak olarak The Lightman Group adlı şirketi kurmuşlar. Her ne kadar dizi bize birebir vermese de aralarındaki çekim gözden kaçmıyor. Bu arada Dr. eski karısıyla da kaçamaklar yapmaktan kendini alıkoyamıyor.Eski karısı demişken, dizini birçok bölümünde gördüğümüz, dizinin geçtiği Washington D.C. de rağbet gören ünlü bir savunma avukatı. İşi her düştüğünde Dr.a gelmekten sakınmıyor ve bir çok davayı onun hırsı sayesinde çözüyor. Ofisteki iki çaylağıda unutmamak lazım. Biri Dr.un "natural" dediği, kendisinin çözmek için 20 yılını harcadığı konuda doğuştan bir yeteneğe sahip olan Ria Torres, diğeri de epeydir yanında çalışan ama hala bir satjyermiş gibi davrandığı Eli Loker.
 Dizide sevdiği kadının onunla parası için mi beraber olduğunu öğrenmek isteyen paranoyak sevgiliden, masum olduğunu kanıtlamaya çaılşan komplo kurbanı politikacılara ya da hafıza kaybı yaşayan Amerikan askerlerine kadar bir çok hikaye var ve kurguları da çok özenli. Özellikle de yalan söylediğini kanıtladığı birinin yüz ifadesinin, ünlü kişilerin yüzleriyle eşlediği sahneler harika. Tabi bunlar arasında Amerikan Başkanları en popüler göndermeler olarak ilk sırada, sonra O.J. Simpson ve diğer medyatik yalancılar geliyor. Böyle bi dizi bu göndermelerle Türkiyede çekilse RTÜK kaç telefon alır, Başbakan ve kabinesi kaç dava açardı. Merak ettim.....